Şehrin dünya çapındaki ününe katkı yapan mekânlar arasında elbette The Clumsies, Line ve The Bar in Front of the Bar da vardı. Line meraklı ve yaratıcı yaklaşımıyla yanlışlıkla Avrupa’nın en iyi barlarından birine dönüşmüş bir fermantasyon laboratuvarını andırıyordu. The Bar in Front of the Bar ise sadeliğin gücünü gösteriyordu. Gereksiz gösteriş ya da müşteriye ders verme çabası yoktu. Gecenin en güzel anı, ben mekânı gezerken barmenin bardağımı sessizce buzdolabına koymasıydı. Detaylara verilen önem bazen uzun açıklamalardan daha çok şey anlatıyor.
Fakat bütün bu deneyimlerin sonunda dönüp dolaşıp aklımda kalan tek bir restoran oldu: Linou Soumpasis k Sia. Son yıllarda dünyanın dört bir yanında çok fazla restoran gördüm. Köpükler, cımbızlar, hikâyeler, tabak başında verilen konferanslar... Çoğu zaman yemeğin kendisi ikinci plana düşüyor. Linou Soumpasis k Sia’nın başarısıysa buna sırtını dönmesinde yatıyor. Burada mutfak bağırmıyor; fısıldıyor ve siz dinlemek istiyorsunuz.
Daha masaya ilk gelen ekşi mayalı pita ve ipeksi tarama bile bunu anlatıyordu. Restoranın meşhur ekmekleri, yanında gelen taze peynir ve petek balla birlikte sadeliğin ne kadar etkileyici olabileceğini gösteriyordu.
Ardından gelen kömürde istiridye gecenin ilk büyük anlarından biriydi. İstiridyenin en iyi hali denizden çıktığı andır ama onun hemen arkasından açık ateşe değmiş iyi bir istiridye gelir. Burada ateş ürünü bastırmıyor, ona yeni bir katman ekliyordu.
Lakerda benim için kişisel bir mesele. Bu ürünün İspanya kıyılarından mı yoksa İstanbul Rumlarından mı bize miras kaldığı konusunda kesin konuşacak kadar bilgi sahibi değilim. Ancak yediğim versiyonlar arasında bunun en iyilerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tuz dengesi ve dokusu kusursuza yakındı.