GASTRONOMİ ARTIK BİR ÜLKENİN GÜVEN GÖSTERGESİ
SON yıllarda katıldığım gastronomi davetlerinde kendime küçük bir oyun oynuyorum. Önce tabaklara değil, insanlara bakıyorum. Çünkü bir ülkenin gastronomisinin hangi noktada olduğunu önce mutfaktaki insanların birbirine olan yaklaşımlarından anlıyorsunuz.
Gault&Millau’nun Bodrum’daki Ruins Luxury Resort’teki yemeğine katıldım.
Mutfakta müthiş bir
eşitlik vardı.
Slovenya’dan gelen David Žefran ile Urla’yı parlatan Osman Sezener aynı ürün üzerine tartışıyordu. Emre Şen kendi yorumunu ekliyor, Atilla Heilbronn başka bir fikrin peşinden gidiyordu.
İşte o an aklımdan şu geçti.
Türkiye gastronomide sessiz ama çok önemli bir eşiği geçmiş.
Eskiden yabancı şefler gelir, biz onları izlerdik.
Şimdi yabancı şefler geliyor ve Türk şeflerle aynı masada, aynı mutfakta, aynı hikâyeyi birlikte yazıyorlar.
Bu küçük gibi görünen değişim aslında büyük bir zihniyet dönüşümü.
Çünkü gastronomi artık sadece iyi yemek yapmak değil.
Bir ülkenin kendine duyduğu güvenin de göstergesi.
Bu dönüşümün mimarlarından biri de kuşkusuz Gökmen Sözen.
Yıllardır Türkiye’yi uluslararası gastronomi haritasında daha görünür kılmaya çalışıyor.
Michelin’in Türkiye’ye gelişi önemliydi.
Ama bence Gault&Millau’nun Türkiye’de kök salmaya başlaması başka bir anlam taşıyor.
Çünkü bu rehber yalnızca tabağa puan vermiyor.
Şefi, hikâyeyi, misafirperverliği, kültürü ve mutfağın ruhunu da değerlendiriyor.