“İklim değişikliği psikolojisi diye bir gerçek var: Travma öncesi stres bozukluğu, solastalji gibi yeni duygu durumları yaşıyoruz”
- Sizce iklim krizini anlamamızın önündeki en büyük engel ne? Konuya “bir iş işten geçti” şeklinde yaklaşanlar var, bir de iklim krizinin abartıldığını düşünenler…
McKenzie Wark bir konuşmasında iklim krizinin algılanamamasına dair, “Sel 40 günde gelmedi, 40 yılda geldi,” diyordu. O kadar yavaş geldi ki bunu içselleştiremedik; etki-tepki ve illiyet ilişkisi insan algısının bunu bir tehlike olarak kavrayabileceği hızda işlemedi.
Timothy Morton da Hipernesneler kitabında benzer bir noktaya dikkat çekiyor: İklim krizi tek bir mekâna ya da zamana sığmayan, karmaşık ve dolaşık bir olgu. Ama meseleyi sadece anlayıp anlamamak üzerinden düşünemeyiz; işin politik tarafı da var. Enerji üretimini ve kullanımını değiştirmek için paranın ve gücün yönünü, yani dünyanın iktidar ilişkilerini değiştirmek gerekiyor. Bu da hiç kolay bir mesele değil.
İklim değişikliğinin zamansallığı bana biraz radyasyonu hatırlatıyor. Radyasyon vücuda girdikten sonra etkisini belli bir süre sonra gösteriyor; o noktaya geldiğinizdeyse yapılabilecekler sınırlı oluyor. Sera gazı salımlarını da böyle düşünebiliriz. Atmosferi karbonla kaplamanın etkileri on yıllar sonra hissediliyor ve hissedilmeye başladığında seçenekler giderek azalıyor.
Bu yüzden iklim değişikliği hakkında nasıl düşündüğümüz, onu nasıl deneyimlediğimiz ve bildiğimiz önemli. İklim değişikliği psikolojisi; travma-öncesi stres bozukluğu ya da solastalji gibi yeni duygu durumları üzerine düşünmek, nasıl yaşadığımızı daha iyi anlamamızı sağlıyor.
“Sanat bize bir belirsizlik idmanı yaptırıyor”
- Shadowtime'da rehber karakter Alma, izleyiciyi sürekli sorularla baş başa bırakıyor ve kesin cevaplar vermiyor. Siz bir sanatçı olarak izleyicinin belirsizlik içinde kalmasını neden önemli buluyorsunuz?
Belirsizlikler çağında yaşıyoruz. Dünyanın nasıl bir yere dönüşebileceğine dair bir fikrimiz yok. İklim krizi zaten koskocaman bir belirsizlik. Teknolojik gelişmeler ayrı bir belirsizlik. Bu belirsizliklerin ortasında nasıl yaşanır? Sanatın sağlayabileceği şeylerden biri de belki böyle bir belirsizlik idmanı.Sevdiğim filmleri düşünüyorum, genelde açık sonlu biten filmler: Hikâye kapanmaz, karakter istediği şeye ulaşmaz. Çoğu şey havada kalır. Yaşamlarımız da çok özel bir şekilde kurgulanmıyor, hayatta çoğu şey tamamına ermiyor. O yüzden açık-sonluluğu ve belirsizliğin içinden kurulan anlatıların insancıl olduğunu düşünmüşümdür.
“Simulasyon Teorisi sorumluluktan kaçmanın bir şekli olabilir mi?”
- Son yıllarda çalışmalarınızda yapay zekâ, beden, simülasyon ve insan algısı gibi konular sıkça karşımıza çıkıyor. Elon Musk’ın veya birçok teknoloji liderinin iddia ettiği gibi bir simülasyon içinde yaşıyor olabilir miyiz?
Shadowtime'ın da parçası olduğu bu projenin ilk filmi olan Our Ark bu soru üzerine eğiliyordu.
Simülasyon Hipotezi, bir bilgisayar simülasyonunda yaşadığımız fikrine dayanıyor. Özellikle teknoloji çevrelerinde ilgi gören bu teoriyle ilgili Elon Musk'a da bir söyleşide ne düşündüğü soruluyor. Musk, "temel gerçeklikte yaşıyor olma ihtimalimiz milyarda bir" diyerek neredeyse kesinlikle bir simülasyonda yaşadığımızı öne sürüyor.
Beni ilgilendiren ise bundan çok şu sorular: Dünyanın en güçlü teknoloji figürlerinden birinin bunu söylemesi ne anlama geliyor? Simülasyon hipotezinin tam da iklim krizi çağında yaygınlaşması bize ne anlatıyor? Bu, sorumluluktan kaçmanın bir yolu mu, kitleleri oyalayan bir anlatı mı, bir avuntu ya da yas mekanizması mı?
Our Ark bu sorular üzerine kurulu bir kısa filmdi. Shadowtime ise bu fikirleri farklı bir mecrada sürdürmeye devam ediyor.