Cennet kafese dönüşünce...
Sonrasında öykü 1975’e atlıyor ve abisini kaybettiğinde küçük bir kız olan Sofia’nın, dört yıl uzak kaldığı baba ocağına parti vesilesiyle döndüğünü görüyoruz. Marcos bu büyük buluşmayı aynı zamanda eşi Olivia’dan ayrılma belgelerini imzalama sürecine ve kızını da İspanyol çocukluk arkadaşıyla evlenmesi için ikna turuna dönüştürüyor. Oysa Sofia bir süredir biyografi yazarı Forster’la ilişkidedir ve o da bu durumu babasına açıklama niyetindedir...
Panos Karnezis’in romanı vasıtasıyla sinemaya taşınan bu karakterin gerçek adresi, Yunan armatör Aristotle Onassis... İzmir doğumlu işinsanı tıpkı Marcos Timoleon gibi çapkındı ve uzun yıllar ilişki yaşadığı (ikisi de evliydi) Maria Callas’ın ardından Jackie Kennedy’yle olan birlikteliği genel görüşe göre para üzerine kurulu olduğuydu. Onassis’in kızı Christina, tıpkı filmde Sophia’nın üvey annesi Olivia’yı sevmediği gibi Jackie’yi bir türlü benimsemedi. Ve Aristotle’ın oğlu Alexander da uçak kazasından sonra hayatını kaybetmişti.
Yönetmen Jiménez, Onassis’in çalkantılı hayatından yola çıkarak bütün bir günde gezinen ve ertesi sabaha taşınan öyküde mutlak gücünün esiri olmuş bir adamın yaşadığı, yer yer paranoyayla beslenen yalnızlığını anlatıyor. Film bazen görsellikle, bazen yan karakterlerle bazen de kimi basit ama derin diyaloglarla yankısını bulan ilgi çekici unsurlar barındırıyor. Örneğin gece parti ortamında konukların çılgınlıklara (!) girişerek çıplak havuza daldıkları bölümler bana yozlaşmışlıkların ve zorlama aşırılıkların ifadesi gibi geldi. Keza İspanyol Marki, ticarette kimi ortaklıkların siyaset üzerinden yürüdüğünün altını çizen bir profildi.
Öte yandan Sofia yüzüp malikânenin denizle bağlantısını sağlayan iskelede evin hizmetçilerinden Marissa’yla yaptığı muhabbette “Ee, burada işler nasıl” türünden biri soru soruyor ve şu cevabı alıyor: “İlk günler cennet gibi ama sonrasında kafesteymiş gibi hissediyorsun.” Bu cümle bir bakıma Marcos Timoleon’un dışarıdan bakıldığında görkemli görünen uygarlığının gerçek portresinin ifadesi sanki. Milyarder işinsanı oğlunu kaybetmenin yaşattığı kederi adeta bir kalkan gibi kullanan ama gerçekte vicdanı olmayan, ezen, kırıp döken biridir. Sofia bu durumun farkındadır ve bu yüzden adayı terk edip kendine ait bir düzen kurmuştur. Lakin doğum günü için tekrar geldiği adada her şeyin eskisi gibi olduğunu ve diktatör ruhlu babasının onca yaşanmışlığa ve değişen zamana karşın eski çizgilerini koruduğunu bir kez daha gözler. Onun, kendisine ilişkin çizdiği gelecek tahayyülüne de bambaşka bir planla cevap vermeyi kararlaştırmıştır.
‘Doğum Günü Partisi’ elbette bazı yerleri itibariyle tanıdık sahneler ve anlar sunuyor. Ama elinde bu öyküyü izlenir kılan ve özellikle psikolojik açıdan içine dahil ediveren önemli bir avantajı var; Marcos rolündeki Willem Dafoe’nun abartıdan uzak, karakterinin çelişkilerini ve narsistik yanlarını son derece sarih biçimde yansıtan performansı. Usta aktör güç ve yalnızlık ekseninde gidip gelen ve yolunu bir türlü bulamayan milyarder işinsanını gerçekçi ve nefret edilesi bir portreye dönüştürmüş. Bu arada ister istemez zihinlerde Anthony Quinn’li ‘Zorba the Greek’ çağrışımı yapan sirtaki sahnesi de enfesti. Sofia’da da ‘Şişli Kız’dan (The Girl with the Needle/2024) hatırladığımız Danimarkalı oyuncu Vic Carmen Sonne çok iyiydi. Marcos’un eşi Olivia’da Emma Suarez, biyografi yazarı Forster’da Joe Cole, doktor Patrikios’ta Christos Stergioglou, Marki’de Francesc Garrido rol alıyordu.