Önemli olan biyolojik yaş
Yıllardır süregelen bir efsane vardır: Marie Antoinette’in saçlarının 1791’de giyotine gitmeden hemen önceki gece stresten bembeyaz olduğu söylenir.
Elbette bu efsane tıbbi olarak doğru değil; çünkü saç folikülden çıkıp uzadıktan sonra rengini değiştiremez. Ancak bu hikâyenin temelindeki inanç hepimizin aklında yer etmiştir: Yaşadığımız zorluklar, stres ve zamanın akışı bedenimize geri döndürülemez bir şekilde kazınır.
İnsanlık var olduğu günden beri zamanı ölçmek için gökyüzüne, mevsimlere ve nihayetinde saat kadranlarına baktı. Doğduğumuz günden bugüne kaç kez güneşin etrafında döndüğümüzü söyleyen o rakam, yani “kronolojik yaşımız”, kimliğimizin ve en önemlisi de sağlık risklerimizin en büyük belirleyicisi kabul edildi. Ancak modern tıp, bize çok sarsıcı bir gerçeği fısıldıyor: Takvimdeki yaşınız, aslında gerçekte kaç yaşında olduğunuzu söylemekte oldukça yetersiz.
BİYOLOJİK SAATİ GERİYE ALMAK MÜMKÜN
Bugünkü tıp pratiği büyük oranda “reaktif” bir modele dayanır; yani hastalanırız, doktora gideriz ve tedavi oluruz. Ancak biyolojik saatlerimizi anlamak, tıbbı tamamen “proaktif” ve koruyucu bir çizgiye çekecek. Artık yaptığımız bir diyetin ya da kullandığımız bir yöntemin işe yarayıp yaramadığını görmek için onlarca yıl beklememize gerek kalmayacak; biyolojik saatimizdeki birkaç aylık gerileme bize doğru yolda olup olmadığımızı söyleyecek.
Peki, laboratuvar laboratuvar gezip servet dökmeden ya da okyanus aşırı ülkelerden gelen sihirli lüks takviyelere bel bağlamadan bu biyolojik saatleri yavaşlatmak mümkün mü? Bilimsel çalışmalar, sorunun cevabının aslında çok tanıdık bir yerde, günlük alışkanlıklarımızda saklı olduğunu gösteriyor.