BULGUR BÜYÜK GÜCÜMÜZ
Malatya sofrasında dolaşırken insanın aklına ister istemez bulgur çeşitlerimiz ve şu fikir geliyor: Biz, böylesine güçlü bir malzemenin üzerine dünya çapında bir gastronomi kurabiliriz.
Peru yaptıysa biz neden yapamayalım?
Peru, kendi başına çok da çarpıcı bir lezzeti olmayan kinoayı “antik tahıl”, “And Dağları’nın mirası” ve “süper gıda” diye paketleyip bütün dünyaya anlattı. Bir dönem yalnızca yetiştiği coğrafyada tüketilen ürün, bugün New York’tan Londra’ya, Tokyo’dan İstanbul’a kadar sağlıklı yaşam menülerinin, şef restoranlarının ve market raflarının değişmez malzemelerinden biri. Üstelik de tabağa lezzetten çok kimlik, hikâye ve sağlık vaadi ekliyor.
Bizde ise bulgurun arkasında yalnızca güçlü bir besin değeri değil, binlerce yıllık bir işleme bilgisi ve olağanüstü bir yemek repertuvarı var.
Oysa kuskusun Kuzey Afrika mutfaklarında, polentanın İtalya’da, karabuğdayın Japonya ve Doğu Avrupa’da taşıdığı kültürel ağırlıktan çok daha fazlasını bulgur Türkiye’de taşıyor.
Dünyanın bugün “çok yönlü ürün”, “bitki bazlı mutfak”, “az atık” ve “yerel tahıl” diye yeniden keşfettiği ne varsa, bulgur kültürümüzün içinde zaten var.
Kunduru, siyez, kavılca... Dünyaya anlatılacak hikâye hazır: Atalık buğday, mevsimlik üretim, kadın emeği, taş değirmen, yüzlerce tarif ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi. Peru kinoayı küresel bir ürüne dönüştürebildiyse, bizim bulgur için söyleyecek çok daha fazla sözümüz var.🤨