PEKİ BUNLARIN HANGİSİNİ KARNEYE YAZIYORUZ?
Belki de eğitimde yaptığımız en büyük hatalardan biri, ölçebildiğimiz şeyleri değerli; ölçemediğimiz şeyleri önemsiz kabul etmek. Oysa hayat böyle işlemiyor. İş dünyasına baktığınızda en başarılı insanların tamamının okul hayatlarında sınıflarının birincileri olmadığını görüyoruz. Çünkü yetişkin hayatında başarı için yalnızca bilgi yetmiyor. İletişim kurabilmek, problem çözebilmek, değişime uyum sağlayabilmek, yaratıcı düşünebilmek, risk alabilmek, başarısızlıktan sonra yeniden ayağa kalkabilmek ve insanlarla çalışabilmek gerekiyor. Yurt dışında tablo biraz farklı. Yurt dışında üniversite başvurularında ailelerin en fazla şaşırdığı konulardan biri de bu. Özellikle Amerika’daki üniversite başvurularında öğrencinin yalnızca notlarına bakılmıyor. Akademik performans önemli olmakla birlikte öğrencinin yaptığı aktiviteler, spor veya sanat alanındaki çalışmaları, sosyal sorumluluk projeleri, liderlik deneyimleri, kişisel ilgi alanları ve başvuru sürecindeki anlatısı da değerlendirmede rol oynayabiliyor. İngiltere’de sistem daha akademik. Özellikle güçlü üniversiteler ve tıp, hukuk, mühendislik gibi rekabetin yüksek olduğu alanlarda notlar son derece önemli. A-Level, IB veya diğer kabul edilen yeterliliklerde üniversitenin istediği akademik seviyeyi göstermek gerekiyor. Ancak burada da yalnızca “yüksek not” yeterli olmayabiliyor. Öğrencinin neden o bölümü istediğini gösterebilmesi, alanıyla ilgili yaptığı okumalar, projeler, yarışmalar, akademik çalışmalar ve bazı bölümlerde mülakat veya ek sınavlardaki performansı öğrenciyi diğer adaylardan ayırabiliyor. Yani dünyanın iyi üniversitelerinin bize söylediği aslında çok basit: Başarılı öğrenci ile yüksek notlu öğrenci her zaman aynı kişi değildir. Her çocuk aynı yoldan yürümek zorunda değil. Türkiye’de değiştirmemiz gerektiğini düşündüğüm bir başka bakış açısı da bu. Sanki bütün çocukların önünde tek bir başarı yolu varmış gibi davranıyoruz: İyi lise, yüksek sınav puanı, iyi üniversite ve prestijli bir meslek.