Ateşi, zeytinyağı, Ege otları, denizi, üreticileri ve son yıllarda oluşan gastronomik hafızasıyla küçücük bir Ege coğrafyası, dünyanın lüksle en fazla özdeşleşmiş noktalarından birinde kendi dilini konuştu.
Bunun karşılığını Monaco basınında görmek bence gecenin kendisi kadar değerli. Monaco Life, sekiz tabak sonunda Türkiye’nin kendilerine “çok daha yakın hissettirdiğini” yazdı. Daha da önemlisi, Sezener’in yemeklerinin yüzyıllara dayanan Türk mutfak kültürünün henüz yalnızca yüzeyini gösterdiği duygusuyla masadan kalktıklarını anlattılar.
İşte bence başarı tam burada başlıyor. Çünkü yıllarca “Türk mutfağını dünyaya nasıl tanıtırız?” diye tartışıp durduk. Cevabı da çoğu zaman yemekler üzerinden aradık. Oysa dünyaya taşıyabileceğimiz çok daha kıymetli bir şey var: Yemeklerimizden önce yemek düşüncemiz. Ateşle kurduğumuz ilişki, yoğurdumuz, zeytinyağımız, ürünü saklama ve dönüştürme bilgimiz, otlarımız, mevsime ve coğrafyaya bağlı mutfak kültürümüz...
Ve burada Osman’ın kişisel başarısının ötesinde başka bir hikâye daha görüyorum. Urla artık yalnızca iyi restoranların bulunduğu bir destinasyon değil; gastronomik fikir üreten bir coğrafya. 😒