ROBUCHON İSMİ NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ
Çünkü Joel Robuchon yalnızca çok başarılı bir Fransız şefi değildi.
Modern gastronominin yönünü değiştiren birkaç insandan biriydi.
Escoffier klasik Fransız mutfağını sistemleştirdi.
Paul Bocuse ve yeni mutfak kuşağı o ağır yapıyı kırdı.
Ferran Adrià ve sonrasındaki kuşak mutfağı laboratuvara, deneye, moleküler
gastronomiye taşıdı.
Robuchon ise bu zincirin çok özel bir yerinde duruyordu.
Gault & Millau onu 1989’da “Yüzyılın Şefi” ilan etmişti.
Ama asıl rekoru Michelin yıldızlarıydı.
2016’da dünyanın farklı yerlerindeki restoranları toplam 32 Michelin yıldızına ulaşmıştı.
Robuchon gastronomiye şu çok basit ama çok zor fikri öğretti.
Lüks, karmaşıklık değildir. Kusursuzluktur.
Robuchon’un mirasını bugün yaşatan grubun kullandığı üç kelime de zaten bunu anlatıyor.
Sadelik. Tutarlılık. Detaya dikkat.
Ve açık mutfak fikri de gastronomide bir devrimdi.
Tezgâhın etrafında oturan müşteriler...
Şefle misafir arasındaki mesafenin ortadan kalkması...
Bugün Türkiye’nin iyi mekânları da artık bu fikri takip ediyor.
BİZİM DE BİR HİKÂYEMİZ VAR
Monaco’dan dönerken şunu düşündüm.
Türkiye gastronomide yeni bir döneme giriyor.
Yalnızca kebabı, baklavayı, lokumu anlatmıyoruz.
Şef de ihraç ediyoruz.
Daha doğrusu fikir ihraç ediyoruz.
Mehmet Gürs’ten Maksut Aşkar’a, Fatih Tutak’tan Osman Sezener’e uzanan kuşakların açtığı yol giderek genişliyor.
Yeni kuşak Türk şefleri dünyaya “Bizim de güzel yemeklerimiz var” demiyor artık.
Çok daha özgüvenli bir şey söylüyor.
“Bizim anlatacak bir hikâyemiz var.”
Bence asıl değişim bu.
İki gece Monaco’da olan biraz da buydu.
Bir tarafta Fransız gastronomisinin kusursuzluk arayışı...
Diğer tarafta Ege’nin binlerce yıllık hafızası...
Robuchon’un mutfağında aynı tezgâhın başında buluştular.
Ve ben o sofradan kalkarken bir kez daha Türk şeflerimizle gurur duydum.
Osman Sezener - Deniz Sipahi