‘İNADINA’ ŞAMPİYON
Çoğu tenissever gibi ben de Nadal ile Federer rekabetine üçüncü olarak eklenen Djokoviç’e başlangıçta biraz oyun bozan olarak bakmıştım.
Hali, tavrı tenisin steril ortamına biraz aykırı bu genç adam yıllar sonra erkekler tenisinin tartışmasız en başarılı ismi oldu.
Eğer başarı kıstası rakamlarsa Djokoviç tarihin en iyi tenisçisi.
Konuya bir bilgisayar oyunu gibi yaklaşırsak 2024’teki Olimpiyatlarda altın madalyayı da kazanınca tenisi “tamamlamış” oldu. Çünkü büyük turnuvalar açısından kazanabileceği başka bir kupa kalmadı.
Djokoviç’in hayatını anlatan belgeseli izleyince son yıllarda onu neden giderek daha sempatik bulduğumu anladım.
Dağılan Yugoslavya’da büyüyen, ailesinden kimsenin daha önce tenis oynamadığı ama yetenekli olduğu için arka çıkılan bir çocuğun hikâyesi.
Ailesinin varını yoğunu onun tenisçi olabilmesi için harcaması ve yıkıntılar arasından dünya bir numarasına giden yolculuğu gerçekten inanılmaz.
Benim belgeselde en çok ilgimi çeken ise Djokoviç’in Balkan coğrafyasına Osmanlı’dan miras kalan bir kavram olan “inat” kelimesiyle kendini tanımlaması.
Hayatla tüm mücadelesini, teniste karşısına çıkan bütün rakipleri “inat” sayesinde alt ettiğini söylüyor.
İngilizce belgeselde birden “inat” kelimesini duyunca hikâye biraz da bizim hikâyemize dönüşüveriyor. İnsan ister istemez bu büyük şampiyona daha çok sempati duyuyor.🤨