İşte Asma’yla Sinem’in hikâyeleri burada birbirine değiyor. Biri Londra’da göçmen kadınların evlerinde öğrendiği bilgiyi profesyonel mutfağın merkezine taşıyor; diğeri Anadolu’nun kadınlarının kuşaklar boyunca koruduğu bilgiyi İstanbul’da görünür kılıyor. Aralarında binlerce kilometre var ama mesele aynı: Yemeği yapan kadınlar hep vardı; onları gören gastronomi dünyası çok daha sonra geldi.
Gecenin menüsü de bunu çok güzel anlatıyordu. Asma’nın domatesli raita’sı (yoğurt bazlı meze), balık köftesi ve chutney’si; Sinem’in imambayıldısı, Çeşme enginarı, lorlu pazı dolması, Seraf içliköftesi ve Osmanlı mutfağından gelen zirvası... Sonra Asma’nın bütün hikâyesini üç kelimeyle özetleyen o yemek geldi: “Annemin tavuk biryanisi.” Bence gecenin sırrı da tam oradaydı. Dünyanın tanıdığı bir şef olduktan sonra bile hazırladığınız yemeğin adını anneniz üzerinden kuruyorsanız, mutfak kültürünün nasıl yaşadığını da anlatıyorsunuz demektir.
Belki de bugün yapılabilecek en çağdaş gastronomi hareketlerinden biri tam olarak bu: Geçmişi değiştirmek yerine, onu bugüne kadar kimin taşıdığını görünür kılmak. O gece Seraf’ta aslında iki kadın şef değil, iki büyük kadın hafızası aynı mutfağa girdi. Biri Kalküta’dan Londra’ya taşınmış Güney Asyalı kadınların; diğeri Anadolu’nun köylerinden İstanbul’a taşınan kadın bilgisinin hafızasıydı.
Coğrafyaları farklıydı. Baharatı, teknikleri, ürünleri farklıydı. Ama mutfağı bugüne taşıyan eller aynıydı.🤨