Arthur Harari’nin bu öyküyü derinleştirdiği ve bizi tartışma alanına çektiği noktalarsa şöyle: David birlikte olduğu Eva’nın bedenine transfer olduktan sonra kendi vücudunun peşine düştüğünde şunu düşündüm mesela: İnsanın metaforik anlam dışında kendini araması ne kadar ilginç. Bu fikir öykünün geneli içinde aslında basit bir adımmış meğer. Çünkü David’in bedenindeki genç kadın Malia, yeni kimliği altında kendini tekinsiz hissedince sığınılacak bir liman arıyor ve muhtaç olduğu ilgi ve şefkati aynı durumları yaşayan Eva’dan (yani David’den) bekliyor. Sonrasında birlikte oluyorlar. Ama bu durumda da insanın başka bedende kendi bedeniyle sevişmesi denklemi ortaya çıkıyor.
‘İçimdeki Yabancı’ Michelangelo Antonioni ve Brian De Palma dünyalarına selam gönderiyor ama daha önce belirttiğim gibi asıl ruhsal ve fiziksel (!) bağlantısı David Cronenberg evreni. Şu notu da düşeyim: Bazı filmler sanatsal ya da felsefi derinliklerinden ziyade bilgi dağarcığınıza eklediği yeni notlarla özel anlam kazanır. ‘İçimdeki Yabancı’da da ‘metempsikoz’ diye bir tanımlamadan haberdar oldum; bir ruhun bir bedenden diğerine dönüşmesinin felsefi ve dini ifadesiymiş.
Harari’nin yapıtını etkileyici kılan unsurlardan biri de Andrea Poggio imzalı müzikleriydi. Film bu yanıyla 70’lerin korku klasiklerini çağrıştırıyordu.
Ve oyunculuklar... Eva’da Léa Seydoux çok çok etkileyici bir performans ortaya koyuyor. Şimdiki
zaman Fransız sinemasının Marion Cotillard’la birlikte en ışıltılı kadın oyuncusu olma kimliğini üzerinde taşıyan Seydoux öyküsü derin karakterlere hayat veriyor. ‘İçimdeki Yabancı’da bu ısrarını devam ettirmiş. David’de Niels Schneider çok iyiydi. Bir tür zamanımızın İsa’sı görünümündeki varlığıyla etkileyici bir portreye imza atıyordu.
Bence öykünün Lille şehrine uzanan bölümü az biraz gereksiz gibiydi ama burada da başından benzeri bir olay geçmiş ve yaşadıkları konusunda ne ailesini ne de tıp çevrelerini ikna edemeyen genç kadının kendi durumunu şu cümleyle özetlemesini ben çarpıcı buldum: “Kırılgan yapım dolayısıyla yaşadıklarıma inanmadılar, şizofren olduğumu söylediler…”
Görüntü yönetmenliğini Harari’nin diğer kardeşi Tom’un üstlendiği yapım; kimlik, beden, cinsiyet değiştirme meseleleri ve bir erkeğin kadın bedenine girdiğinde yaşadığı karmaşayı yansıtmasıyla seyirci zihninde yeni koridorlar aralayan bir çalışma olmuş. Kaçırmayın derim.
Ben David’in Eva’nın bedenindeyken fotoğraf alanındaki çabasını “Nelerin kaybolduğunu göstermek için” şeklinde açıklamasını da kıymetli buldum. Fransa gibi eski değerlerini koruduğunu düşündüğümüz bir coğrafyada bile böylesi sorunlar yaşanıyormuş meğer. Oysaki ait olduğumuz topraklarda değil birkaç kuşak öncesine ait yapıları, çocukluğumuzdaki ya da gençliğimizdeki sokakları, mahalleleri, bina siluetlerini, oyun alanlarına, parkları, boş arazileri bulmak artık ne mümkün!
Son bir not: Filmi izlerken aklıma nedense bu kategorideki bir klasik olan ‘Invasion of the Body Snatchers’ (1978 versiyonu tabii ki) geldi.