TÜRKİYE’NİN DAR KORİDORU: STRATEJİK ÖZERKLİK
Bütün bunları yan yana koyduğumuzda Türkiye’nin dış politikasını açıklamak için önemli bir kavram karşımıza çıkıyor:
Stratejik özerklik. Bu NATO’dan kopmak demek değil, Batı’dan uzaklaşmak değil. Stratejik özerklik; ittifak ilişkilerini korurken farklı güç merkezleriyle ilişki kurabilecek bağımsız hareket alanını mümkün olduğunca genişletebilmek demek.
PEKİ BUNDAN SONRA?
Önümüzde üç temel ihtimal var;
- Birincisi, güç siyasetinin daha da sertleşmesi. ABD’nin caydırıcılık ve doğrudan güç kullanımına daha fazla ağırlık verdiği; Çin, Rusya ve bölgesel aktörlerin buna kendi güç politikalarıyla cevap verdiği bir dünya.
Böyle bir tabloda Türkiye gibi orta güçlerin askeri ve diplomatik değeri de üzerlerindeki baskı da artar.
- İkinci ihtimal, çok kutupluluğun giderek kurumsallaşması. ABD küresel sistemin en önemli güçlerinden biri olmaya devam ederken Çin, Hindistan, Avrupa, Rusya ve bölgesel aktörlerin daha bağımsız merkezler hâline geldiği bir yapı ortaya çıkabilir. Bu Türkiye’ye daha geniş bir diplomatik hareket alanı sağlayabilir. Ama denge siyaseti de çok daha zorlaşır.
- Üçüncü ihtimal eski kurumların zayıfladığı ama yeni düzenin henüz kurulamadığı uzun bir geçiş dönemi.
Çünkü kuralların aşındığı fakat yeni kuralların henüz oluşmadığı dönemler uluslararası sistemin en öngörülemez dönemleridir.
NEW YORK’TAN ANKARA’YA DÖNEN MESAJ
Yeni dünya düzeni gerçekten kuruluyor mu, kurulacak mı? Henüz belli değil. Bir tarafta güç siyaseti, diğer tarafta kurumsal meşruiyet arayışı var. Türkiye ise bu iki dünyanın kesiştiği dar koridorda ilerlemeye çalışıyor.
Peki Türkiye değişen güç dengeleri arasında ne kadar bağımsız hareket edebilecek? Bu hareket alanını ne kadar siyasi, ekonomik, askeri ve diplomatik güce dönüştürebilecek? Belli ki yeni dünya düzeninde masada oturmak tek başına yeterli olmayacak. Asıl mücadele masanın etrafındaki sandalye sayısından çok, masanın kurallarını kimin yazacağı üzerine olacak. 😐