GEORGE BUSH’UN İKİ KÜRESEL HATASI
Şansölye; Bush, Obama ve Trump gibi üç ABD Başkanı’nı analiz ediyor.
Bu analizlerden anlıyorum ki;
Başkan Bush Ukrayna’nın NATO’ya aday üye olması için ciddi baskı yapıyor. Merkel ise buna karşı çıkıyor. Tabii gerekçeleri var. Bush hırslı ve aceleci davranıyor.
23 Şubat 2014’teki gelişmeleri Merkel şöyle anlatıyor:
“Putin’in bu gelişmelere tepki vereceğinden hiç kuşkum yoktu. Ukrayna’nın kendi kararlarını vermesi onun için belirleyici olmayacaktı. Bundan emindim ancak Putin’in nasıl bir karşılık vereceğini henüz bilmiyordum.”
Sonuç; Putin Kırım’ı işgal ediyor. ABD ve AB kınamaktan başka hiçbir güç gösteremiyor. Merkel, 1 Mart günü Putin’le görüşmesini şöyle anlatıyor:
“Cumartesi günü Putin’le telefon görüşmesinde resmi bir işaret taşımayan yeşil üniformalı, silahlı kişilerin Kırım’daki Rus askerleri olduğu yönündeki değerlendirmemi açıkça ilettim. Putin bunu kesin bir dille reddetti, ancak çok geçmeden bunun açıkça gerçeğe aykırı bir beyan olduğu ortaya çıktı. Artık ilişkilerimiz o andan itibaren bambaşka bir evreye girmişti. Putin’le katıldığımız Petersburg diyaloğu sona ermişti”.
Belli ki Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde Bush’un aceleciliği, öngörüsüzlüğü, plansızlığı ve kimseyi dinlemeyen hali ve kibri önemli rol oynamış.
Tıpkı daha önceki hatası Irak gibi...
BUSH VE OBAMA: Merkel’in anlattıklarından görüyorum ki;
Başkan George Bush’u öngörüsüz buluyor. Obama’yı ise öngörü sahibi ve isabetli kararlar alabilen bir lider olarak görüyor. İşte bu durumu anlatan tespitler:
“2 Mayıs 2014’te Ukrayna’daki durumu görüşmek üzere Washington’a gittim. Barack Obama’nın olayları ne kadar isabetli analiz ettiğini bir kez daha gördüm. Ukrayna’ya destek verilmesi gerektiği konusunda aynı görüşü paylaştık ve Rusya’ya yaptırımlar uygulanması konusunda mutabık kaldık. Yaptırımların uygulanması konusunda Obama yönetimi ile Avrupa Birliği eşgüdüm içinde hareket etti.”
TRUMP: “Trump’la birlikte birbirine bağlı bir dünya için ortak çalışma yürütmek mümkün olmayacaktı. O her şeye siyasete girmeden önceki kimliğiyle, yani bir emlak girişimcisinin gözünden bakıyordu. Bir arsa yalnızca bir kez satılabilirdi. Onu da o almazsa bir başkası alırdı. Dünyaya da aynı mantıkla yaklaşıyordu. Ona göre ülkeler arasında süregelen bir rekabet vardı ve birinin kazancı mutlaka diğerinin kaybı anlamına geliyordu. İşbirliğinin herkesin refahını artırabileceğine inanmıyordu.”