Vahşinin Kalbi geldi
Brad Pitt’in yeni filmi “Vahşinin Kalbi” (Heart of the Beast) yarın vizyona giriyor. Yarını iple çektiğimi söylememe gerek yok herhalde. Başrollerde Brad Pitt ve müthiş bir köpek. Film Alaska’nın vahşi doğasında geçiyor. Bir uçak kazasından sağ kurtulan eski bir Özel Kuvvetler askeri ve yanındaki köpeği Odin...
Soğukla, doğayla, tehlikelerle mücadele ederken hayatta kalmak için birbirlerine güvenmek zorundalar.
Hikâyenin asıl güzel tarafı hayatta kalma mücadelesinden çok, bir insanla bir köpek arasında kurulan o tarifsiz bağ.
Brad Pitt’in filmle ilgili röportajlarına sıkça denk geliyorum. Pitt filmden söz ederken aslında bütün köpek sahiplerinin çok iyi bildiği bir şeyi anlatıyor. Gün sizi ne kadar yıpratırsa yıpratsın, eve döndüğünüzde sizi kapıda heyecanla karşılayan bir köpek bazen her şeyi unutturabiliyor.
Bunu okuyunca düşündüm: Peki biz onların sevincini bu kadar kolay anlayabiliyorsak, onlar bizim duygularımızı ne kadar anlayabiliyor? Sandığımızdan çok daha fazla.
Köpeklerin insan duygularını nasıl algıladığını araştıran bilim insanları, onların mutlu bir yüzle nötr bir yüzü birbirinden ayırabildiğini buldu.
Farklı ifadeler karşısında beyinlerinde farklı sinirsel tepkiler oluşuyor. Olumsuz duygular arasındaki farkları ayırt edebildiklerine dair bulgular var. Aslında köpekle ya de kediyle yaşayan birine bunlar şaşırtıcı gelmiyor. Çünkü hepimiz yaşamışızdır.
Canınız sıkkındır, siz hiçbir şey söylemeden yanınıza gelir. Başını dizinize koyar. Ağlarsınız, gözünüzün içine bakar. Neşeli olduğunuzda onun da enerjisi değişir. Biz yıllardır buna “hissediyor” diyoruz. Şimdi bilim, o “hissediyor” dediğimiz şeyin beyninde nasıl bir karşılığı olduğunu anlamaya çalışıyor.
Düşünün, insanla köpek binlerce yıldır yan yana. Belki bu uzun birliktelik boyunca onlar yalnızca “otur”, “bekle”, “gel” gibi komutlarımızı öğrenmediler. Sesimizi, bedenimizi hatta ruh halimizi okumayı da öğrendiler. Belki biz de onları öğrendik.
Bir kuyruğun sallanışından heyecanı, kulakların duruşundan korkuyu, gözlerinden huzursuzluğu anlayabiliyoruz.
İki ayrı tür, binlerce yıl içinde birbirinin dilini öğrenmiş gibi...
“Vahşinin Kalbi” bir insanla bir köpeğin vahşi doğada birbirine tutunmasını anlatıyor.
Ama bunun için Alaska’nın ortasında mahsur kalmaya gerek yok. Bazen o hikâye bizim evimizin kapısında yaşanıyor. Çok kötü bir gün geçirip eve dönüyorsunuz. Kapıyı açıyorsunuz.
Karşınızda sizi gördüğü için deliye dönmüş bir köpek...Siz istemeden gülümsüyorsunuz.
Ve şimdi anlıyoruz ki o sırada yalnızca siz onun mutluluğunu görmüyorsunuz. O da sizin yüzünüzdeki değişimi görüyor.
Belki insanla köpek arasındaki büyük aşkın sırrı tam da bu:
“Vahşinin Kalbi” belki bize efsanevi Haçiko kadar derin bir sadakat hikâyesi anlatmayacak ama eminim en ihtiyacımız olan bu dönemde insan ve köpek dostluğunu herkese tekrar hatırlatacak.