SEYHAN’DAN BEYAZPERDEYE YANSIYAN HAKİKAT
Çukurova’da sonbahar, sararan yaprakların hüznüyle değil; toprağın, bereketin ve beyazperdenin o tanıdık gururuyla karşılanır. Eylül çekilirken Çukurova’nın üstünden, yapraklar sararmanın hüzünlü teslimiyetine değil, toprağın kadim gururuna bürünür. Gün devrilirken Seyhan’ın göğsüne düşen kızıllık, yalnızca dünün sıcağını değil; o sıcağın içinde mayalanan masalları, alın terini ve sinemanın o esrik büyüsünü tutuşturur. Adana; bağrında taşıdığı sert, mağrur ve tutkulu ruhuyla her yıl Altın Koza’da yeniden doğar. Pamuk tarlalarının tozlu yalnızlığından, karanlık salonların loş ve tılsımlı ışıklarına uzanan koca bir düş köprüsü kurulur. Altın Koza, parlak ışıkların yahut gürültülü alkışların ötesinde bir varoluş çığlığıdır. Bu toprağa sinmiş sanatsal bellek, Yılmaz Güney’in adımlarında toprağı döven bir hakikat, Yaşar Kemal’in rüzgârında devleşen bir destan, Orhan Kemal’in ekmek kavgasında vücut bulan bir haysiyettir. Türk sinemasının kalbi bu yüzden en sahih ritmini burada yakalar; çünkü Adana insanı bir hikâyeyi seyretmez, onu evvelâ kendi bağrında yaşar ve yakar.
Festival vakti geldiğinde, Taşköprü’nün altından akan sadece su değildir; zamandır, insandır, unuttuğumuz o derin kederdir. Nehrin üzerindeki her kıvrım, perdeye düşen fısıltılı bir dramın ya da bağımsız bir kadracın cesur itirazını taşır. "Altın Koza" adı bir tesadüfün değil, mucizenin simgesidir: İpek böceğinin kendi kabuğunda ördüğü o sessiz sabır nasıl ki nihayetinde ipeğin zarafetine evrilirse; Altın Koza da Anadolu’nun bağrından sökülen çileli insan hikâyelerini sanatın ölümsüz kumaşına dokur. Projeksiyon cihazının cızırtısıyla karanlık yarıldığında, insan ile imge arasındaki o ezeli akrabalık yeniden kurulur. Zamana, imkânsızlıklara ve unutuşa direnen bağımsız sinema, Çukurova’nın bu sıcak sığınağında soluklanır. Hakikatin, emeğin ve insanın çıplak hikâyesi anlatıldıkça; bu ışıktan kozadan kanatlanan düşler, gökyüzünü aydınlatmaya devam edecektir. Festival günlerinde Adana sokakları değişir. Taşköprü’nün üzerinden geçen rüzgâr, karanlık salonlarda perdeye yansıyan hüzünlü bir dramın ya da bağımsız bir yönetmenin cesur kamerasının kokusunu taşır. "Altın Koza" ismi tesadüf değildir; tıpkı ipek böceğinin o küçücük kozadan mucizevi bir zarafet çıkarması gibi, bu festival de Anadolu’nun derinliklerinden çıkan insan hikâyelerini işler, olgunlaştırır ve sanatsal birer başyapıta dönüştürür. Işıklar kararıp projeksiyon cihazı çalışmaya başladığında, Adana ile sinema arasındaki o sarsılmaz bağ bir kez daha tazelenir. Altın Koza; sansüre, imkânsızlıklara ve zamana direnen bağımsız sinemanın sığınağıdır. Hakikatin, emeğin ve insanın hikâyesini anlatmaya devam ettiği sürece, Çukurova’nın bu ışıklı kozasından daha nice efsaneler kanatlanacaktır.