Fransa Eğitim Bakanı Édouard Geffray, güvenlik koşulları nedeniyle pazartesi günü 400 ila 500 lisede eğitimin tamamen ya da kısmen durdurulacağını açıkladı. Bakanlığın verdiği bilgilere göre protestolar sırasında 24 okul yakıldı veya tahrip edildi. Binlerce kişi gözaltına alındı ve gözaltına alınanların büyük çoğunluğunun reşit olmadığı bildiriliyor. Salı günü ise yeni bir büyük gösteri planlanıyor. (Al Jazeera)... Elbette şiddetin hiçbir gerekçesi olamaz. Bir eğitim talebinin okul yakmaya, öğretmene saldırmaya ya da kamu malına zarar vermeye dönüşmesini savunmak mümkün değil. Ancak bütün bu görüntülerin arasında başka bir soruyu kaybetmemek gerekiyor: Fransa’nın çocukları neden bu kadar öfkeli?
‘BİZİ DUYUN’ DİYEN BİR NESİL
Öğrencilerin anlattıklarını okuduğunuzda taleplerin aslında dünyanın pek çok ülkesindeki gençlere yabancı olmadığını görüyorsunuz. Öğretmen istiyorlar, daha az kalabalık sınıflarda okumak istiyorlar, düzgün okul binaları istiyorlar. Gelecekleriyle ilgili kararların alınırken kendilerinin de dinlenmesini istiyorlar. Ve belki hepsinden önemlisi, “Bizi görün, bizi duyun” diyorlar. Bence Fransa’da yaşananları yalnızca bir asayiş meselesi olarak okumak büyük hata olur. Çünkü bugün dünyanın birçok ülkesinde gençlerle eğitim sistemleri arasında giderek büyüyen bir mesafe var. Biz yetişkinler çocukların geleceğini planlıyoruz. Hangi dersleri almaları gerektiğini söylüyoruz. Sınav sistemlerini oluşturuyoruz. Üniversiteye nasıl gireceklerini belirliyoruz. Başarı kriterlerini tanımlıyoruz. Sonra da onlara “başarılı olun” diyoruz. Fakat bütün bunları yaparken çok temel bir soruyu bazen unutuyoruz: Onlar nasıl bir eğitim istiyor? Yıllardır öğrencilerle çalışıyorum. Gençlerin düşündüğümüzden çok daha fazla gelecek kaygısı taşıdığını görüyorum. Üniversiteye girebilecek miyim? Doğru bölümü mü seçiyorum? Mezun olduğumda iş bulabilecek miyim? Yapay zekâ okuyacağım mesleği ortadan kaldıracak mı? Ailemin benim için yaptığı yatırımın karşılığını verebilecek miyim? Başarısız olursam ne olacak? Bunlar 16-17 yaşındaki çocukların kafasındaki sorular. Biz ise bazen onların kaygılarını “gençlik işte” diyerek küçümsüyoruz. Oysa belki de onları biraz daha fazla dinlememiz gerekiyor.
BİR EĞİTİM SİSTEMİNİN EN BÜYÜK SINAVI
Fransa’daki olayların beni düşündüren tarafı tam olarak bu. Bir eğitim sisteminin başarısını yalnızca sınav sonuçlarıyla, dünya sıralamalarındaki üniversiteleriyle ya da mezunlarının başarılarıyla ölçemeyiz. O sistemin içinde bulunan çocukların kendilerini nasıl hissettiklerine de bakmalıyız. Okula giderken umutlu mu? Kendisini güvende hissediyor mu? Öğretmenine ulaşabiliyor mu? Geleceğine inanıyor mu? Ve en önemlisi, kendisini o sistemin bir parçası olarak görüyor mu? Çünkü eğitim yalnızca matematik, fizik, tarih öğretmek değildir. Eğitim aynı zamanda bir gence “Sen önemlisin ve geleceğin bizim için değerli” diyebilmektir.
***
Bugün Fransa sokaklarında gördüğümüz öfkenin tamamını yalnızca eğitim politikalarıyla açıklamak elbette mümkün değil. Protestolar büyüdükçe siyaset devreye girdi, şiddet arttı ve öğrencilerin başlangıçtaki taleplerinin üzerine çok daha büyük bir toplumsal tartışma eklendi. Hükümet de hareketin bazı aşırı siyasi gruplar tarafından yönlendirildiğini savunuyor. Fakat olaylar nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, geriye çok önemli bir soru kalacak. Ve bu soru yalnızca Fransa’nın değil, bütün ülkelerin eğitim sistemleri için geçerli: Çocuklarımızın geleceği hakkında bu kadar çok konuşurken, onların ne söylediğini gerçekten ne kadar dinliyoruz? Belki Fransa’da bugün duyduğumuz ses sadece bir protestonun sesi değildir. Belki de uzun zamandır kendileri hakkında karar verilen ama karar masasında yeterince yer bulamadığını düşünen bir neslin sesidir. Ve eğitim dünyasının yapması gereken ilk şey, o sesi bastırmak ya da görmezden gelmek değil; şiddeti kesin biçimde reddederken, o öfkenin nereden geldiğini anlamaya çalışmaktır. Çünkü gençler seslerini duyurmak için sokağa çıkmak zorunda kaldıklarını düşünüyorsa, mesele artık yalnızca onların değil, biz yetişkinlerin de meselesidir.