Biz de yakında roketliyoruz!
Dünya Uzay Haftası’nda düzenlenen Uluslararası Uzay Kongresi’ne bu yıl Türkiye ev sahipliği yaptı. Antalya’daki etkinlikte ülkemizin ilk Ay görevi için üretilen hibrit teknolojili roket de ilgi çekti.
Amerikan kültüründe zor olduğu sanılan kolay işler için kullanılan bir deyim var: ‘Roket bilimi değil ki!’ (It’s not rocket science!) 2. Dünya Savaşı ertesinde Sputnik’in ilk kez uzaya fırlatılmasıyla Rusya-ABD arasında başlayan uzay yarışı, Apollo görevleri gibi tarihe geçen olaylarla birlikte 70-80’li yıllardan itibaren roketler halk arasında bilimin en üst noktası olarak algılanmaya başladı. En küçük bir yanlışın bile çok pahalı bir patlamaya sebep olabildiği bu teknoloji sahası aynı zamanda fütüristik uzay imajıyla ilişkilendiği için popüler bilimin zirvesine yerleşti. Gerçekten de fizikten kimyaya, aerodinamikten yazılım mühendisliğine kadar bilim-teknolojinin en gelişmiş imkânlarını kullanan roket bilimi medeniyetimizin medarı iftiharı sayılabilir.
Uzay çalışmalarını mümkün kılan roketlere hayranlık duyarken bir yandan gerçekçi olmaktan da geri duramıyorum. Roket teknolojisi her ne kadar bizi Dünya dışına götürecek kadar karmaşık olsada uzayda anlamlı mesafeler kat etmemiz için küçücük bir adım olarak kalacak. Zira uzayın sonsuzluğunu düşününce roketlerle bir başka yıldıza ulaşma çabası yerine bir minibüsü mancınıkla Ay’a fırlatma planı bile daha makul sayılabilir. Ancak roketlerin bizim için çok daha başka bir önemi var: Bugün sahip olduğumuz navigasyon kolaylığı, cep telefonları, küresel iletişim ağı, bilime yön veren uzay istasyonları, meteoroloji, iklim kontrolü, ormanların korunması, havacılık ve ulusal savunma sistemleri gibi alanlar uyduları yörüngeye taşıyan roketler sayesinde sürdürülebiliyor.