70’lerde seyirciyi tekrar boşalmış olan salonlara çekerken ‘Duel’, ‘Jaws’ ve ‘Close Encounters of the Third Kind’ (Üçüncü Türden Yakınlaşmalar) gibi yapıtlarda korku ve tedirginliği otoyollar, denizler ve uzay üzerinden yaratan Steven Spielberg, 90’lı yıllarda da evrimini tamamlayarak yok olmuş kimi yaratıkları yeniden hayatımıza kattı. 1993’te başlayıp 2001’e uzanan bir üçlemeye dönüşen bu yeni adımda ‘Jurassic Park’, ‘The Lost World: Jurassic Park’ ve ‘Jurassic Park III’ gibi filmleri izledik. İlk ikisini Spielberg’ün, üçüncüsünü de Joe Johnston’ın çektiği bu yapımlar dolayısıyla dağarcığımıza Baryonyx, Dilophosaurus, Triceratops, Gallimimus, Tyrannosaurus Rex (T-Rex), Giganotosaurus, Velociraptor gibi dinozor türleri dahil olmuştu.
2015’teyse serinin ikinci ayağı başladı ve bu kez ‘Jurassic World’ (Yön: Colin Trevorrow), ‘Jurassic World: Fallen Kingdom’ (Yön: J. A. Bayona, 2018) ve ‘Jurassic World: Dominion’ (Yön: Colin Trevorrow, 2022) gibi yapıtları izledik. Ve bu üçlü sayesinde de Indominus Rex, Mosasaurus, Raptorlar, Therizinosaurus, Quetzalcoatlus, Pyroraptor, Lystrosaurus vs. türleri aramıza katıldı. Şimdi yeni bir sayfa daha aralanıyor ve girişte konusunu özetlediğim ‘Jurassic World: Yeniden Doğuş’ta (Jurassic World: Rebirth) kamera arkasına Gareth Edwards geçiyor.
Senaryosunu -serinin 1993 ve 1997 tarihli birinci ve ikinci adımlarını da kaleme alan- David Koepp’un yazdığı bu yeni hamleyle birlikte meseleye taze bir soluk getirilmesi hedeflenmiş. Geride kalan altı filmden hiçbir karakteri görmediğimiz çalışmanın öyküsü yepyeni (elbette kurgusal) bir adada geçiyor ve hikâye yer yer iki koldan ilerliyor. Senarist Koepp kuşkusuz daha fazla gerilim ve çatışma yaratmak adına filmin iskeletini adeta iki merkezde kurmuş: Bir merkezde dinozorlardan DNA örneği almak adına gelen asıl grubu görüyoruz, diğer cephede de okyanustaki sakin tatilleri yaratıkların saldırısı sonucu bozulan ve kendilerini tehlikenin ortasında bulan aile var. İki ayrı nokta denizde bir araya geldikten sonra karaya çıkma aşamasındaki yeni saldırılarla tekrar ayrılmak zorunda kalıyorlar ve farklı türlerdeki dinozorlara karşı mücadele içine giriyorlar.
Yönetmen Gareth Edwards’ın portföyünde ‘Godzilla’, ‘Rogue One: Bir Star Wars Hikâyesi’ (Rouge One) ve ‘Yaratıcı’ (The Creator) gibi adımlar var. Dolayısıyla kendisi iri yaratıklara (!) ve fantastik dünyalara fazlasıyla hâkim. Nihayetinde ‘Jurassic World: Yeniden Doğuş’ta da serinin önceki üç filmine göre daha etkileyici bir görsel dünya kuruyor ve sahaya sürdüğü dinozorları ya da deniz yaratıklarını (Titanosaurus ve Mosasaur’un yanı sıra mutant dinozor gibi türler var listede) tüm vahşetleriyle perdeye taşıyor. Edwards minik Bella’nın yol arkadaşına dönüşen ‘küçük dino’dan başka sempatik bir yaratığın olmadığı bu evrende aslında yeterince sürükleyici anlar, sahneler ve kadrajlar yakalamayı başarmış. Lakin öykünün yaslandığı klişelerle dolu zemin, örneğin gruptan kimin önce öleceğini anladığımız aksiyon sahneleri, kendi içindeki mantığı zorlayan gelişmeler (ailenin o tehlikeli sularda ne işi var mesela) vs. filmi orijinal noktalardan bildik kıyılara doğru çekiyor.