Tanrı’ya şükür ajan değilim
Ünlü aktör Michael Fassbender, casusluğun cazibesinden çok bedeline odaklanan “The Agency” dizisinde başrolde. Oyuncu, projeyi Kelebek’e anlattı.
Michael Fassbender, Jeffrey Wright ve Richard Gere’i buluşturan “The Agency”, casusluğun cazibesinden çok bedelini anlatan, ağır tempolu ve psikolojik derinliği yüksek bir ajan gerilim dizisi. Joe Wright’ın yönettiği ilk iki bölüm, uzun metrajlı casus filmi atmosferi veriyor. Projeyi Michael Fassbender ile konuştuk.
James Bond’un klasik döneminden bu yana yeni teknolojilerin casusluğu nasıl değiştirdiğini düşünüyorsunuz?
- Kesinlikle çok değiştirdiğini düşünüyorum. Teknoloji, casusluk ve gizli servislerin, yani istihbarat teşkilatlarının her zaman ön saflarında yer aldı. Her şey zamanla değişip gelişiyor. Ancak bu iş için uygun kişilik tipini bulma meselesi büyük ölçüde aynı kalıyor. Bu alanda başarılı olan insanlar, çoğumuzdan farklı düşünebilen kişiler. Doğru ajanı seçmede en önemli unsurlardan biri bu. Sonrasında ise öğrenmek ve uyum sağlamak gerekiyor. İster sahte kimliğinizi ve geçmiş hikâyenizi en ince ayrıntısına kadar öğrenmek, ister yeni bir dili akıcı biçimde konuşabilecek kadar öğrenmek... Uyum şart. Günümüzde buna, teknolojinin sunduğu farkl iletişim yöntemlerini kullanmayı ya da gerektiğinde bir görevde teknolojiden yararlanmayı öğrenmek de eklendi. Bu da uyum sağlamanın bir parçası.
ARKA PLANDA HİÇ SUSMAYAN BİR PARANOYA VAR
Bu dizi, gizli kimlikle çalışmanın yarattığı psikolojik bedeli ele alıyor. Bu deneyimi yaşarken ne tür içgörüler kazandınız?
- İlk içgörüm şu oldu; Tanrı’ya şükür, bu işi gerçekten yapan biri değilim. (Gülüyor) Ben sadece rolümü yapıyorum. Asıl mesele bence fedakârlık ve yalnızlık. Gerçeğe dayanan ilişkileri sürdürebilmenin ne kadar zor olduğu...
Bu, ilk sezondan itibaren çok belirgin. Örneğin kızıyla ilişkisi. Ona da yalan söylemek zorunda. Kızına dairenin sahibinin kim olduğu konusunda yalan söylüyor; üstelik tamamen gereksiz bir yalan. Kendi kendime “Bunu neden yaptı?” diye düşündüm. Sanırım yalan söylemek artık onun gündelik hayatına öylesine işlemiş ki... Bir tür savunma mekanizmasına dönüşmüş. Bir de sürekli, arka planda hiç susmayan bir paranoya hâli var. Bu insanların zihninin dinlenme noktası, adeta varsayılan hâli bu.
Peki bu alanda çalışabilmek için nasıl bir kişiliğe sahip olmak gerekiyor?
- Bence farklı kişilik tipleri olabilir. Ama bu karakter açısından benim için önemli olan şey, onun bir sosyopat olduğunu fark etmekti. Bunun yaptığı işten mi kaynaklandığını, yoksa daha genç yaşlarda zaten sahip olduğu bir özellik mi olduğunu bilemeyiz.
Gerçekle yalan arasındaki çizgiyi kolayca yerinden oynatabilmek... İkisi arasında rahatça manevra yapabilmek, geceleri rahat uyuyabilmek ve ertesi gün kalkıp işe devam edebilmek. Bence bu, o mesleğe çok uygun bir özellik.
Seyircinin ilgisini canlı tutan bir hikâye yaratmanın temel unsurları nelerdir?
- Bence senaryo birinci sınıf. Şu anda bu türde pek çok dizi ve film var ama bizi farklı kılan şeyin, hikâyenin gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı olması olduğunu düşünüyorum. İlk sezonda da bunu zaten yakalamıştık. Bence bu gerçekçilik duygusu her iki sezonda da izleyiciye başarıyla ulaştı.