Vefatı ile Kılıç’ın yer aldığı “Son Gün” dizisinden bir sahne dolaşmaya başladı sosyal medyada.
“Yaşam neye benziyor biliyor musun? Adeta ölümle saklambaç oynuyor gibiyiz...” diyor repliğinde. Son zamanlarda ben de tam olarak böyle hissediyorum işte.
Ölümle saklambaç oynuyoruz sanki.
Daha mart ayında İlber Ortaylı’yı uğurladık.
Ardından Ferdi Atuner, Tülay Özer, Reha Muhtar, Ece İrtem, Kadir İnanır, Zihni Göktay...
Daha geçen ay Cansever... Masterchef Eren Kaşıkçı...
Şimdi Serhat Kılıç.
İsimleri alt alta yazınca insanın içi tuhaf oluyor.
Ve ister istemez soruyor: Ben mi yaşlanıyorum?
Neden bu haberler artık bana bu kadar dokunuyor?
Eskiden de üzülürdüm elbette. Ama başka türlü.
Ölüm uzakta bir yerdeydi sanki. Ölenler “büyüklerimizdi.” Bizimse hayat merdiveninde önümüzde epey basamak vardı. Şimdi öyle değil. Şimdi haberini yazdığımız insanlar bizim kuşağımız. Hatta bazen bizden genç.
Ece İrtem 35 yaşındaydı.
Eren Kaşıkçı 37.
Bir varmış.
Bir “yokmuş.”
Çocukluğumuzun da insanları birer birer gitmeye başlayınca...
İşte o zaman anlıyorsun: “Vay be... Biz de epey yol gelmişiz.”
Belki de son zamanlarda ölüm haberlerinin artık bu kadar ağır gelmesinin sebebi de budur. Ölüm bize yaklaştığı için değil sadece. Hatıralarımıza dokunmaya başladığı için.
İnsan tam da burada işte kendi hayatına dönüp bir bakmalı.
Ertelediklerine...
Aramayı düşünüp aramadıklarına...
Görüşürüz deyip görüşemediklerine...
“Bir ara yaparız” dediklerine...
Çünkü belli ki hayat, bizim sandığımız kadar uzun değil.
Ve evet... Son zamanlarda gerçekten ölümle saklambaç oynuyor gibiyiz.
O yüzden ben artık ne zaman ebeleneceğimi düşünmek istemiyorum.
Sıra bana gelene kadar saklandığım yerden hayatı seyretmek de... En iyisi bu galiba...
Hiçbir şeyi ertelememek.