Girişte konusunu özetlediğim ‘Vahşinin Kalbi’ (Heart of the Beast) asıl gücünü doğadan ve onun hem cennetvari hem de cehennemvari tasvirinden alan bir yapım. James Belmont tipik bir western karakteri; suskun, sert, bağımlı olduğu biri ya da ailesi olmayan ‘yalnız bir kovboy’ yani. Onun hareketli zamanlarınıysa geri dönüşler vasıtasıyla uzandığımız ve Ortadoğu’da geçtiğini sandığımız kimi sahneler hatırlatıyor. Buralardaki tozlu, grenli görüntülerde bazen Belmont’un Odin’i, bazen de Odin’in Belmont’u kurtardığına tanık oluyoruz. Sadık dostun protez bir bacağı var. Belmont’un da yara izlerinin öne çıktığı bir vücudu. Yani onlar, savaş gazileri ve öykü, birbirlerini eskiden olduğu gibi şimdiki zamanda da tamamladıklarını gösteriyor. İkilinin arasındaki bağ, filmin ana ekseni. James Belmont kat ettikleri yol boyunca kendisinden çok Odin’in hayatta kalması için uğraş veriyor. Zaten öyküde yaşlı gezgin ve otoyoldaki kadın sürücü dışında başka karakter yok ve seyirci olarak ikiliye odaklanmak durumundayız. Geniş orman örtüsü eşliğinde (çekimlerin çoğu Yeni Zelanda’da gerçekleştirilmiş) ‘Vahşinin Kalbi’nde görüntü yönetmeni Mauro Fiore etkileyici kadrajlar yakalarken gerilimi yükselten unsurlar çevredeki vahşi hayvanların yanı sıra kimi doğal mimari olmuş. Mesela iki kütüğün üst üste çapraz oturduğu bir yerde debisi yüksek bir nehrin üzerinden geçme sekansı çok heyecanlıydı.
Senaryosunu Cameron Alexander’ın kaleme aldığı film, yabancı bir eleştirmenin de belirttiği gibi bir yanıyla savaş köpeklerine sevgi mektubu niteliğinde. Ayer’ın çalışmasında Jack London’ın ‘Vahşetin Çağrısı’ ya da ‘Beyaz Diş’ gibi romanlarının havası da var, ‘Cast Away’ (Yön: Robert Zemeckis), ‘I Am Legend’ (Yön: Francis Lawrence), ‘Köpek ve Yıldızlar’ (The Dog Stars/Yön: Ridley Scott) gibi filmlerin ruhu da... Hatta ikilinin medeniyete ulaşma çabasını Odysseus’un eve dönme ısrarı olarak yorumlamak da mümkün!
İdeolojik açıdan sorunlu
Kariyerindeki en duygusal yapımlardan biri olan ‘Vahşinin Kalbi’nde Amerikalı aktör Brad Pitt iyi bir performans ortaya koymuş ama ben Uber, Seeka, Ryker ve Hondo adındaki dört ayrı köpek tarafından canlandırılan Odin’i daha çok sevdim.
Filmin genel problemine gelince... Bazı öyküler Amerika’dan başka, bizim gibi coğrafyalardan başka algılanır. Tamam, film savaştan dolayı travmatik geçmişe dayalı iki karakterin öyküsünü anlatıyor ama Belmont’un niye savaşta olduğuna dair en küçük bir göndermeye yeltenilmiyor. Evet, savaş alanları travmatiktir ve Amerikan sineması 2. Dünya Savaşı’na da, Vietnam’a da, Irak’a ya da Ortadoğu’ya da sık sık kamerasını uzatır. ‘Vietnam dönemi filmleri’ genellikle meselenin hakkını vermiştir ama yeni dönem yapıtları özellikle Ortadoğu’da ne aradıklarını, yerel halkın kanına niye girdiklerini irdelemez. Burada da aynı tavır var; kim bilir kimlerin hayatını yok eden Belmont köpeğiyle bize ‘insanlık dersi’ vermeye çalışıyor!